Pinperest

30 Aralık 2018 Pazar

Mustafa Öztürk Vakası: "Özgün" ilahiyatçıların dokunulmazlık isteği




Yaklaşık bir aydır Profesör Mustafa Öztürk'ün görüşleri etrafında dönen tartışmayı takip ediyorum. İslami ilimler noktasındaki yetersizliğimi bildiğimden konuya dair bir yazı yazmayı düşünmemiştim. Gelin görün ki mesele hakkında yazmayan kalmadı. Böyle bir vasatta bilgisizliğimden kaynaklanacak hatalardan ötürü tövbe istiğfar ederek yazıma başlıyorum.

Tartışma nasıl başladı? 

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir hocalarından Profesör Doktor Mustafa Öztürk'ün YouTube'da Mustafa Öztürk Arşivi isimli hesaptan yayınlanan bir video var: "Nasıl Tarihselci Oldum"

Öztürk kahkahaların havada uçuştuğu bu konuşmada Allah Azze ve Cellenin -haşa- ibne Arapları mutlu etmek için Kuranı Kerim'de yer alan Cennet tasvirlerinde altın bilezik, ipek elbise ve gılman gibi vaatleri sıraladığını açıklıyor.

Kendisine kahkahalarla eşlik edilen videodaki Allah tasavvuru -haşa- çok daha aciz, çıkarcı ve hatta sahtekâr.

Öztürk Doçentliği döneminde ise aynı Cennet tasvirlerinin Mekke Döneminde cefa ve eziyet çeken Müslümanları motive etmek için Kur'an da yer aldığını iddia ediyor. Öztürk'ün zihninde kullarını -haşa- kandırmayı amaçlayan bir Allah tasavvuru o zaman da var.

Mustafa Öztürk’ün bazı görüşlerine devam edelim. 2016 yılında KURAMER’in düzenlediği “İslam Kaynaklarında, Geleneğinde ve Günümüzde Cihad” konulu sempozyumunda neler demiş:

"Tam bu noktada Kur'an vahyinin mahiyeti ve Hz. Peygamber'e hem lafız hem mana mı yoksa salt mana ve mefhum tarzında mı indirildiği meselesi de tartışmaya değer niteliktedir. Zira Kur'an'ın hem lafiz hem mana itibariyle inzal edildiğini kabul etmek, cihad ve kıtal meselesinde kullanılan politik dilin bizzat Allah'a ait olduğunu söylemeyi gerektirir. Vahyin salt mana ve mefhum olarak inzal edildiğini kabul etmek ise söz konusu dilin Hz. Peygamber tarafından formüle edildiğini, dolayısıyla Allah katından genel muhteva ve perspektif olarak aldığı vahyin ışığında konjoktürel gelişmelerle ilgili yol haritasını kendisinin belirlediğini söylemek gerekir ki bize göre bu ikinci ihtimal daha makul görünmektedir. Aksi takdirde, "Allah'ın ahlakiliği"[İlhami Güler'in bu isimdeki kitabına gönderme yapıyor] meselesi gündeme gelir."

Devam edelim, “Allah'ın bu ayetleri –Ehli Kitap ve Yahudilerle savaş- lafzen ve tek tek belirlemediğini, bunun Hz. Muhammed’in [aleyhissalâtu vesselâm] zihnindeki genel ve kültürel vahiyden istinbat etmiş tikel referanslar olduğunu” iddia ediyor.

Bir tefsir profesöründen daha ziyade Kur’an-ı Kerim üzerine araştırma yapan bir oryantaliste ait olduğu izlenimini veren bu açıklamalar haliyle tepki çekti. –Yazının hacmini arttırmamak için Mustafa Öztürk’ün Kur’an-ı Kerim’deki Kıssalara dair yorumlarını dâhil etmeyeceğim. 


Mustafa Öztürk’e yönelik tepkiler

Tepkinin iki boyutu oldu. Birinci boyutu Mustafa Öztürk’ün bu görüşlerinin eleştirilmesi oldu. Yazının ilerleyen bölümlerinde Mustafa Öztürk’ün bu eleştirilere tepkisini ve kendisinin nasıl bir tartışma kültürüne sahip olduğunu anlatacağım.

İkinci boyutu da Mustafa Öztürk’ün kitapların basan, KURAMER’e ve KURAMER yayınlarını kitap fuarlarını kendi standında satan Diyanet İşleri Başkanlığı’na oldu.

Kuramer’e bir çağrı yapan Ebubekir Sifil, “KURAMER, benim kitaplarımı da basmasın, Mustafa Öztürk’ün kitaplarını da basmasın.” sözleriyle ne istediğini açıkladı.


KURAMER nedir?

KURAMER [Kur'an Araştırmaları Merkezi] 29 Mayıs Üniversitesi bünyesinde kurulmuş yapı. Başkanı Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu. 2012 yılında 29 Mayıs Üniversitesi bünyesinde kuruldu. 29 Mayıs Üniversitesi’nin kurucu vakfı malum Diyanet Vakfı. Vakfın Mütevelli Heyet Başkanı mevcut Diyanet İşleri Başkanı oluyor.

KURAMER, 29 Mayıs Üniversitesi, Diyanet Vakfı zinciriyle Diyanet İşleri Başkanlığına ulaştığı için Mustafa Öztürk’ün Allah’a Resulüne ve Kur’an-ı Kerim’e yönelik hakaretine Diyanet’in sahip çıkmamasının istenilmesi gayet normaldi.


KURAMER’in savunması

KURAMER yaptığı açıklama ile 2 yıl önceki sempozyumda söylenen sözlerin kendilerini bağlamadığını ve bunun şimdi gündeme gelmesinin art niyetli olduğunu açıkladı. Çok sayıda farklı görüşten insan ile çalıştıklarını da özellikle belirtti.

KURAMER’in İslami ilimler noktasında ne derece farklı görüşten insanlarla çalıştığını göstermek için internet sitelerindeki bilim kurullarında çalışan akademisyenlerin listesini vermek işe yarardı. Mehmet Okuyan, İlhami Güler, Caner Taslaman, Mustafa Öztürk benim ilk gözüme çarpan isimler.[KURAMER bu listelerin olduğu sayfayı internet sitesinden kaldırdı.  Mustafa Öztürk’ün KURAMER yayınlarından çıkan iki tane de bireysel kitabı var.

KURAMER’in Başkanı eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, tanıtım videosunda kurumlarının "özgün" akademisyenlerle çalıştığını özellikle belirtiyor. 


Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme ve Kıraat Kurulu Başkanı Hafız Osman Şahin, Kurra Hafız olduğu için, Abdurrahman Gürses ve İsmail Biçer Hocaefendilerden tashih-i huruf ve aşere takrib icazeti aldığından, Emin Saraç Hocaefendi'den Tefsir, Hadis, ve Fıkıh dersi aldığı için "özgün" kabul edilmemiş olmalı ki KURAMER'in etkinliklerinde kendisini görmüyoruz. Ya da Orhan Çeker Hoca bu ülkedeki en büyük fıkıhcılardan biri olduğundan ciddiye alınmıyor olmalı. 

Diyanet kayıtsız kalamadı

 Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu yayınladığı bir basın açıklamasıyla Mustafa Öztürk’ü ve onunla birlikte düşünen yani Kur’an-ı Kerim’in Lafzen nazil olmadığını iddia edenleri yerden yere vurdu.

İşte o açıklama: 

"Kur’an Lafzı ve Manasıyla Nazil Olmuştur"

"Son zamanlarda Kur’an’ın mahiyeti ve Kur’an’da yer alan kıssaların gerçekliği konusunda kamuoyunda tartışmalara yol açan birtakım iddiaların ileri sürüldüğü görülmektedir.

Söz konusu iddialara göre Kur’an’ın sadece manası bir öz olarak Hz. Peygamber’e indirilmiş, o da bunu kendi kültürünün kelimeleriyle söze dönüştürmüştür. Diğer bir iddia ise, Kur’an kıssalarının tarihsel gerçekliğinin olmadığı, sadece bazı mesajların verilmesi için kurgulanmış anlatımlar olduğu şeklindedir.

Bu iddialar, hem bizzat Kur’an-ı Kerim’in kendi ifadelerine, hem onu insanlığa duyuran Hz. Peygamber’in açıklamalarına hem de tarih boyunca benimsenen İslam ilim geleneğindeki temel kabullere açık bir aykırılık taşımaktadır.

Yüce Allah’ın bütün insanlığa gönderdiği son mesajı olan Kur’an-ı Kerim’de yer alan birçok ayet, onun bütünüyle yani hem manası hem de lafzıyla Yüce Allah’a ait olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.”

Açıklamanın tamamını okumak isteyenler için... 

Reddiye versus konuşma özgürlüğü 

Mustafa Öztürk’e yönelik eleştirilerin artması üzerine, Mustafa İslamoğlu, Mehmet Ali Büyükkara, Talha Hakan Alp, Dücane Cündioğlu, İlhami Güler, Mustafa Çağrıcı, İsmail Saymaz, Yıldıray Oğur, Caner Taslaman, Sinan Canan, Sait Çamlıca, Akif Beki, İbrahim Kiras, Nihal Bengisu Karaca ve Ömer Lekesiz destek açıklaması yaptılar. Bu açıklamalar “Mustafa Öztürk süper konuşuyor, söylediği her şey doğru.” şeklinde değildi. 

Pek çok isim “görüşlerine katılmamakla birlikte” şerhini düşerek başladı Mustafa Öztürk’ü savunmaya. Dücane Cündioğlu, Talha Hakan Alp ve Hadis, Fıkıh, Tefsir, Kelam, Akâid, Tasavvuf ve Mantık’ta yüzyılımızın güneşi Eş Şeyh İsmail Saymaz Hocaefendi açıklamalarında direkt Öztürk’ü eleştirenlere daldı.

Dücane Cündioğlu, Mustafa Öztürk’ün eleştirilme nedeninin “Ham softaların sırf kokuşmuş öznel kanılarıyla uyuşmayan görüşleri” olduğunu söyledi.


İslami ilimlerde zirve noktası olarak kabul edilen İsmail Saymaz Hocaefendi ise "Deve Sidiği içmenin sevap olduğunu söylemediği için" Mustafa Öztürk’ün hedef tahtasına konulduğunu yazdı.

Okuma yazmayı öğrendiğim yıldan bu yana ki 29 yıla tekabül ediyor, basını takip ederim; bu süre içerisinde deve sidiği içmek sevaptır, içen sevap işler diyeni duymadım. Olay özetle şu: “Hz. Peygamber Medine'ye geldiğinde rahatsızlanıp karınları şişen bir gruba ‘belli bir bölgedeki bir cins devenin’ sidiğinin içmelerini öneriyor.” Bu hadisten alınacak en büyük ders, insanların hastalıklarında bazen –insan için pis kabul edilen- bazı şeylerde şifa olabileceğidir. Yani ancak “farmakoloji” ve hadis ilminin konusuna girebilecek bir konu, Caner Taslaman'ın elinde bir kavanoz deve sidiği ile program program gezmesi nedeniyle sanki sünnetin temel meselesiymiş gibi algılandı. Elifi görse mertek zannedecek İsmail Saymaz’ı şimdiye kadar kimsenin uyarmamış olması da bizim ayıbımız.


“Değerli tefsirci Mustafa Öztürk”ü savunmak için uzun bir zincir yazan Talha Hakan Alp ise, Öztürk’ün görüşlerinin cımbızla çekildiğini iddia ediyor. Dahası Öztürk’ün söylemlerinin “ateist ve deist çevrelerin Kuran’a ve İslam’a yönelik eleştiri ve saldırılarına karşı Kuran ve İslam’ı koruma adına alternatif vahiy kuramlarını devreye sokarak ilgili eleştiri ve saldırıların önünü almaya çalıştığını suçlandığı ifadelerinden de anlamak mümkün. Gerek konuşmaları gerek yazılarından anladığım kadarıyla, Öztürk’ün, suçlandığı açıklamalarının inançsızlığından değil, bilakis inancıyla ahlakî-vicdanî duruşunu telif edebileceği uygun bir kuram arayışından kaynaklandığını ve nihayet inancını koruma çabası verdiğini düşünüyorum."  ulvi bir gerekçeye dayandığını iddia etti. Blogumda da misafir ettiğim ve vaktiyle tanıdığım tanımadığım herkese ilmini ve dine bağlılığını övdüğüm Talha Hakan Alp’in bu görüşlerini ayrı bir tartışma konusu yapmak mümkün. Sadece aklıma takılan 3 soru var:

1-Müslümanların, Ateist ve Deistlerin saldırılara karşı Kur’an ve İslam’ı korumak gibi bir çaba içerisine girme zorunlulukları mı vardır.

2-Mustafa Öztürk, görüşlerinin doğru olduğunu hatta İmam Maturidi’nin de bu görüşte olduğunu söylediği halde biz niye cımbızlandığını iddia ediyoruz?

3-Talha Hakan Alp’in de yazarı olduğu Rıhle dergisinde 2008 yılında bile tenkid edilen Mustafa Öztürk’ün görüşleri neden şimdi tartışılmaz oldu?


İlahiyatçılara had bildirilemez!

Öztürk’ü korumak amacıyla kaleme alınan bir yazıda, sürecin ilahiyat ve diyanet işleri başkanlığına had bildirme noktasına geldiğini ve bunun engellemesi gerektiğiydi.

Ehli Sünnet âlimlerine, Ashabı Kiram’a, Hz. Peyhamber’e hatta ve hatta Allah azze ve celleye yönelik –haşa- had bildirme metinlerinin kaleme alındığı ilahiyat camiasına neden eleştiri yapılmaz bunu anlamadım. Böyle bir ortamda nasıl özgür ve özgün düşünceden bahsedeceğiz onu bilmiyorum.

Mustafa Öztürk’ün eleştiriler karşısındaki tavrı

2013 yılında kendini eleştiren bir ilahiyatçı akademisyene telefon açıp küfür eden Mustafa Öztürk, bu kez kendisine yönelik eleştirileri büyük bir olgunlukla karşıladı, yazmak isterdim ama işin aslı pek öyle olmadı.


Mustafa Öztürk'ün 2015 yılında kendisini eleştiren bir akademisyene ettiği küfürler
Öztürk kendisini eleştirenleri önce eleştirenleri “Atasoy Müftüoğlu’nun ifadesiyle din manyağı olmakla” suçladı.


Sonra İmam Maturidi ve İmam Suyuti’nin de kendisine benzer şeyler söylediğini hem yazısında hem de konuşmalarında ifade etti.

Sonra Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun kendisini eleştiren açıklamasına tepki gösterdi. Oysa kendisi İman Sempozyumu’nda yaptığı konuşmasının sonunda İstanbul Valisi ve Üsküdar Kaymakamı’na açıkça ricada bulunarak “bu sempozyuma yönelik eleştiriler getirenlerin hukuk içerisinde susturulması gerektiğini” söylemişti. Ayrıca Diyanet vahye dair bir konuda konuşmayacaksa hangi konuda konuşmalıydı ki? Hem Mustafa Öztürk, Diyanet Vakfı bünyesindeki KURAMER’de çalışmayı kendisine yediriyorsa, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da bu konuda açıklama yapmasını sineye çekmeliydi.

Öztürk’ün kendisine yönelik eleştirilere getirdiği cevaplardan bir diğeri ise kendisinin 17 Aralık FETÖ darbesi sonrası ilk konuşan isimlerden biri olduğu için cezalandırıldığı yönündeydi. Bunun ne kadar başı boş ve saçma bir açıklama olduğunu, kendi gazetesinin, FETÖ elebaşını yıllar yıllar önce “jiletle doğrayacağını” açıklayan Kadir Mısıroğlu’na yönelik linç kampanyasının merkezinde olmasıyla anlayabilirdi.

İmam Maturdi’nin hakkı

Mustafa Öztürk’ün kendini savunmak için sık sık başvurduğu “Kendi görüşlerinin İmam Mâtûridi tarafından bin yıl önce söylendiği” iddiası, Melikşah Sezen, Hüseyin Avni Kansızoğlu ve Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun açıklamasıyla yalanlandı. İmam Maturdi hakkında iki kitabı olan Melikşah Sezen, yazısında “Maturidi’nin eserinde bu görüşe yer verdiğini ama eserinin zaten değişik görüşlerin cem edilmesi üzerine yazıldığını ve bu görüşe yer verdikten sonra reddettiğini” açıklıyor. Diyanet ve Hüseyin Avni Hoca’da aynı görüşte. Öztürk henüz bu konuda bir açıklama yapmadı.

Diyanet’in tavrının eleştirilmesi

Diyebilirim ki bu tartışma ortamının içerisinde Mustafa Öztürk’ü en çok yıpratan Din İşleri Yüksek Kurulu’nun açıklaması oldu. Zira kurumsal olarak bu açıklamanın yapılması Öztürk ve destekçilerinin “Bizim üzerimizden diyanet işlerine had bildiriliyor” iddiasını çürüttüğü gibi, yapılan çarpıtmayı da çok açık bir şekilde ortaya koydu.

Sürekli televizyona çıkan, "değerli hazirunlar" önünde konuşmalar yapan Mustafa Öztürk'ün KURAMER bünyesinde çalışarak sağladığı meşruiyeti, Diyanet İşleri Başkanlığı açıklaması aldı duvara çaldı ve çöpe attı. Öztürk'ün ve destekçilerinin Din İşleri Yüksek Kurul üyelerini sürekli suçlamasının nedeni bu. 

Bitirirken,

Öztürk tüm meşruiyetini, 17 Aralık sonrası FETÖ’yü eleştiren yazılarına borçlu biri. O tarihten bu yana çıktığı televizyon programlarının katıldığı etkinliklerin listesine bakmak yeterli. Diyanet Vakfı’nın himayesinde yürüttüğü çalışmalarsa onun etki alanını arttırıyor. Gel gelelim kendi görüşlerinin tartışılmasını, eleştirilmesini, çürütülmesini de hiç mi hiç sevmiyor.

Misal, 2016 yılındaki bir konuşmasında “Eğer içinizde biri varsa ve ‘yok hocam, ben ayetleri tek tek asıl sahibine sorup manasını öğreniyorum, o yüzden size itirazım bizzat Allah'tan geliyor, yani Allah 'o ayet Mustafa'nın çevirdiği gibi değil' dedi bana’ diyorsa boynum kıldan ince, ona bir şey diyemem. Ancak biliniz ki bir ayeti yorumlayış biçiminiz yetiştiğiniz çevreden, elinize tutuşturulan kitaplardan veyahut bir yerde yaptığınız tefsir dersinden elde ettiğiniz kanaatten ibarettir. Öyleyse ‘Allah böyle diyor’ diyerek bizi suçlamanız ne ilim ahlâkına ne Müslüman ahlâkına yakışmaz.” Sözleriyle kendisinin eleştirilmesine tepkisini ortaya koyuyor.

Dahası, siyaseten Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’a en muhalif gazetelerden birinde yazmasına rağmen kendisine yönelik her eleştiriyi siyasî iradeye yönelik bir kalkışma gibi değerlendiriyor.

Fakat kendisi ağzını açtığında her türlü görüşü gönül rahatlığıyla söyleyebiliyor. Burada da tuhaf bir durum ortaya çıkıyor. Öztürk sırf akademisyen diye her türlü görüşten eleştiriden münezzeh midir?

Geldiğimiz noktada acı olan şey şudur: Ehli Sünnet alimlerinin, Müçtehit İmamların, Ashabı Kirâm’ın, Hadis ve Hz. Muhammed Mustafa’nın (A.S) Risâleti’nin hatta ve hatta Allah Azze ve Celle'nin bile -haşa- eleştirilmesinin normal kabul edildiği bu vasatta, Öztürk’ün dile getirdiği, Ömer Özsoy ve İlhami Güler gibi isimlerin de katkı yaptığı görüşleri “akademik özgürlük ve özgünlük” olarak kabul ediliyor ve eleştirilmesi dahi “DEAŞ, Taliban, El Kaide [hepsi birbirinden ayrı olsa da] zihniyeti olarak yaftalanıyor. 

İlaveten, “Türkiye’de Deist sayısı artıyor.” argümanının hem Mustafa Öztürk’ün görüşlerini eleştirmek hem de onu savunmak için kullanıldığına şahit olduk. Yukarıda bahsettiğim üzere Talha Hakan Alp, Öztürk’ü savunmak için Ateist ve Deistlerin saldırısından bahsederken, İhsan Şenocak’ta Öztürk’e neden karşı geldiğini “seni dinleyenler Ateist oluyor, Deist oluyor.” Sözleriyle dile getirdi. Sanki dinleyenler arasında Deist olmasa, Öztürk’ün sözleri düzeltmeye ihtiyaç yokmuş gibi.

Son olarak; İslami ilimlerin Türkiye’de çok ciddi bir şekilde ele alınması gerekiyor. İslam âlimleri eserlerini niçin yazmıştır? O eserlerin yazılış metotları nelerdir? Nasıl anlaşılmıştır? Üzerine yazılan,  şerh ve haşiyeler nelerdir? Soruları ve diğerlerine cevap verecek, ehlisünnet âlimlerinin sayısının artması hayati bir mesele haline gelmiştir. Bir yandan bu sorulara cevap vermek, bir yandan da nasıl bir Allah’a inanıyoruz? Ahiret nedir? Melek nedir? Peygamber nedir? Kur’an-ı Kerim nedir?  Sorularının cevaplarının tekrar tekrar talim edilmesi en öncelikli meselemiz olmalıdır.



1 Aralık 2018 Cumartesi

Yeni çözüm süreci, PYD devletini resmen kabul etmek olur




ABD'nin terör örgütü PKK liderleri için para ödülü koyması Türkiye'de hem şaşkınlık hem de ihtiyatla karşılandı.

Bundan 5 yıl önce yaşansa "büyük diplomatik zafer" kabul edilecek hadiseye devlet erkânının verdiği cevap "çok geciktiniz. Evet, olumlu bir hadise ama PYD'ye desteğinizi de sonlandırın. Yoksa hiçbir kıymet-i harbiyesi yok." oldu.

Bu kararın açıklandığı akşamın sabahında Alman DW Türkçe'de Selahattin Demirtaş'ın siyasi geleceğine yönelik bir röportaj yayınlandı. Röportajda konuşan Mesut Yeğen ve Vahap Coşkun, Demirtaş'a hem HDP'nin haksızlık yaptığından bahsettiler, hem de "hükümetin masum Kürt siyasetçileri tutuklayarak, ne kadar totaliter olduğunu ispatladığını" anlamamız için çaba gösterdiler.
PYD'e devlet kursun kafanız rahat etsin

Zeytin Dalı Harekâtının ilk başladığı günlerde DW Türkçe'ye röportaj veren Burak Kadercan -kendisi ABD harp akademisinde eğitmen- Türkiye'nin çıkarının uzun vadede PYD ile anlaşmak olduğu yoksa "maazallah" şehirlerde bombalar patlayacağını, kanlı şehir çatışmalarının yaşanacağını öngörmüştü.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Fırat'ın Doğusundaki PKK'yı yok etmekten bahsettiği bu günlerde 22 farklı kentte terör eylemi yapmaya yetecek kadar bomba MİT ve Emniyet ortak operasyonu ile ele geçirildi.

PKK'nın bu süreçte yeni saldırı taktikleri kullandığını gördük: FETÖ tetikçisi Micheal Rubin'in önerisiyle, askeri alanlara insansız hava araçları(bunlar şimdilik maket uçaktan bozma) ile saldırılar düzenlemeye başladılar.

PKK, Türkiye'nin Suriye'ye gelmesini engellemek için ülkemizin içini karıştırabildiği kadar karıştırmak istiyor. Hendek terörünün bir amacı da bu değil miydi? 


Demirtaş yıkama parlatma cilalama hizmetleri

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Selahattin Demirtaş tahliye edilsin kararı, bütün bu gelişmelerden sonra geldi. Hapse girmeden önce medyanın gözbebeği olan Demirtaş kimi çevrelerce Erdoğan'ı devirecek tek adam olarak gösteriliyordu. "Kürdish Obama"nın serbest kalması için köşe yazarlarından siyasetçilere pek çok kesim atağa geçti.

Demirtaş'ı HDP'den ayrı konumlandırma çabaları PYD'yi PKK'dan ayrı tutma çabalarına benziyor. Ama burada Demirtaş=PYD çıkarını yapmak çok kolay görünmüyor. PYD içinde erittiği diğer unsurlarla HDP'nin tıpkısı gibi. Hatta şöyle formülüze etmek mümkün: Silahlı teröristler PYD'ye, sivil sözcüleri HDP'ye. Fakat Demirtaş'a bu rol yazıldıysa o da mecbur oynayacak.

Kandil'in görevlendirdiği adamlardan emir alırken MLKP'ninsiyasi yüzü Figen Yüksekdağ ile kameralar karşısına çıkıp sit-kom yapan Demirtaş, kendisine yazılan senaryo ile sekülerliği artan solculuğa ya da Anadolu solculuğu diyebileceğimiz dindar söylemlerle desteklenen yeni bir siyasi yolculuğa çıkabilir.

Hazır, "AK Parti'nin hızla milliyetçiliğe kaydığından" bahseden geniş bir "muhalif AK Partili kesim" varken onların da desteğiyle Demirtaş'ı "Muhafazakar, Kürt Demokrat, Liberal ve Solcu" bir partinin başında görebilir miyiz?

"Demirtaş'ın 6-7 Ekim olaylarındaki rolü ortadayken mümkün değil" diyeceksiniz size tavsiyem 24 Haziran seçimlerinden önce Hüda Par'lı yöneticilerin HDP ile ittifak için söylediklerine bakmanız. 

Çözüm süreci tekrar başlar mı?

Türkiye olur da bu propaganda ve uluslararası baskıya mağlup olur da PYD ile bir çözüm sürecine başlarsa, önümüzdeki 10 yıl içinde ülke sınırlarımızın önemli bir kısmının kurulacak PYD devletine katılacağını söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Dünyanın pek çok ülkesinde sanat ve medya aracılığı ile parlatılan PYD’nin ABD ve AB’nin desteğiyle devletleşmeye çalıştığı ortada. Şu an için görünen tek engel de Türkiye’nin tavrı. Bunu kırmak mümkün olursa önce HDP’nin güçlü olduğu iller sonra da İstanbul istenecektir.

İstanbul ne alaka mı dediniz? Vakiyle Hasip Kaplan ve Emine Ayla’nın söylediği “İstanbul dünyanın en büyük Kürt kentidir.” sözünü hatırlatırım.

 Bir de yazının girişinde paylaştığım fotoğrafın hikâyesini anlatayım. Fotoğraftaki şahıs PKK’nın tepe yöneticilerinden ve 104 askerimizin katili Azad Simi. ABD tarafından PKK’dan alındı aynı bokun laciverdi YPG’nin 2 numaralı ismi haline getirildi. DEAŞ’A karşı operasyonları yönetecek.  



24 Mayıs 2018 Perşembe

FETÖ ile mücadelede ayak bağı olanlara cevaplar



Fetullah Gülen 1986 yılında gözaltına alındığında yanında bulunanlardan GATA’da görevli üsteğmen Mustafa Sarılmaz’ın 7 yıl sonra Turgut Özal öldüğünde GATA'da nöbetçi subay olarak olması size tuhaf gelebilir.  Özal'a "bedeni bozulmasın" diyerek kimyasal madde enjekte eden ve cesedini yıkayan Mustafa Sarsılmaz’ın daha sonra FETÖ'nün Şifa hastanesinde dekan olması da bu hikâyeyi daha da ilginç hale getiriyor. [Mustafa Sarsılmaz şimdi Turgut Özal’ın ölümüyle ilgili aranıyor.]

15 Temmuz'un üzerinden neredeyse iki yıl geçti. Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılandırması ya da kısa adıyla FETÖ soruşturmaları devam ederken iktidarın önünde büyük bir muhalif blok oluşmuş görünüyor.

Bu muhalif blokun büyüklüğü temsil ettikleri kitlelerin çokluğu ile değil, iktidar partisini etkileme gücünden kaynaklanıyor. AK Partinin temelini oluşturan muhafazakâr kesimden önemli isimlerin oluşturduğu bu blokun devam eden FETÖ operasyonlarıyla ilgili birkaç talebi var. [İsimlerini herkes açıkça bildiği için tekrar yazma gereği duymadım. Herkesin gözü önünde cereyan eden olaylar bunlar. ]  Genellikle mağdur hikâyelerin paylaşılmasıyla dile getirilen bu talepler, hikâyelerin yalan çıkması sonucu geri çekilmiyor. Hatta iddiaları yalan çıkmasına rağmen paylaşımlarını silmiyorlar bile. 800 rt alan yalan paylaşımın altına 20 rt alan bir twit atıldığı zaman mesele bitiyor çünkü.

Gelelim taleplere:

Taleplerden birincisi: Darbeye katılanlar ile örgüt üyelerinin birbirinden ayrılması.

Bu iddiayı dile getirenlere göre, 15 Temmuz darbe girişiminde aktif rol alan askerler en ağır cezaları almalı ama bu yapının içindeki siviller ceza almamalı.

FETÖ'nün diğer terör örgütlerinden ayrılan yapısı standart bir hiyerarşiyle yönetilmemesi. Örgütün mutlak bir lideri ve tepe yapılanması var ama iş o noktadan sonra değişiyor. Söz gelimi TSK imamı yardımcı doçent olan Adil Öksüz. Akıncı üssünde yakalanan sivil imamların orgeneralleri yönetmesi ne terör örgütü ne de askeri mantıkla açıklanamaz. Subay orduevlerine astsubayları almayan bir ordu yapısına sahibiz ama FETÖ'nün yakalanan en üst düzey askeri üyelerinden biri Astsubay Zekeriya Kuzu. Zekeriya Kuzu’nun uzman çavuş olan oğlu da Adana İncirlik 10. Tanker Üs Komutanlığı’nda görevli olduğunu ve üssün komutanın has adamlarından  [aslında tam tersi ] olduğunu belirtelim. Bu arada Adana’daki FETÖ’cü askerlerin imamının geçtiğimiz günlerde yakalandığını ve kendisinin taşeron işçi olduğunu da tekrar hatırlatalım.

Daha önce defalarca twitterda yazmıştım tekrar edeyim: Akdeniz Bölgesi'ndeki FETÖ'cü subayların imamı Mersin Tarım İl Müdürlüğü'nde çalışan bir memur. Adam ByLock'ta Genel Müdürler grubunda ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Başdanışmanı Fatih Gürsul ile görüşüyor.

FETÖ'nün bütün bu karmaşık yapılanmasının bile henüz çözüldüğünü düşünmüyorum. Söz gelimi geçtiğimiz günlerde Adana'da yakalanan teröristlerden birinin konumu "Bahçıvanlık".  Bu askeri okullarda okuyan öğrencilerden sorumlu örgüt yöneticilerinin sorumlusu demek. Üstelik bu bütün Türkiye'dekilerin değil.  Sakarya’da örgüt bağlantısı nedeniyle görevinden alınan öğretmen “masum olduğu” ortaya çıktığında görevine iade ediliyor. Tabi kendisinin bir süre sonra İstanbul’daki bazı subayların imamı olduğu ortaya çıktığında tekrar tutuklanıyor.

Karşımızda asker sivil ayrımı yapmadan örgütlenmiş karmaşık bir terör örgütü var.
Bu örgütü cemaat ve FETÖ ayrımı ile ayırmak sirkeyi üzüm ve su olarak ayırmaya çalışmak gibi beyhude bir çaba.

Taleplerden ikincisi bebekli annelerin cezaevine atılmaması.

Örgüt içi evlilik yapan ve belirlediği önemli isimleri evlilik yoluyla bünyesine dâhil eden -bu konuda da oldukça yetenekli olan- FETÖ'nün 2 yıldır sömürdüğü bebeklerin cezaevine girmesi. Aslında tam olarak "bebekleri doğuran örgüt üyesi kadınların cezaevine girmemesi."

Yakalanan kadınların birçoğu 15 Temmuz darbe girişiminden sonra haklarında yakalama kararı olan isimler.

Bazıları da -bunlar örgüt hiyerarşisinde önemli konumdalar- 15 Temmuz'dan önce de aranan isimler. Ne hikmetse bu aranan kadınlar "zor şartlar altında" hamile kalıyor ve tam doğururken hastaneye yatıyor.

Ondan sonra merhameti ve vicdanıyla meşhur ne kadar islamcı, solcu, liberal vb. Varsa başlıyor bağırmaya: "Bebeklerin, annelerin yeri cezaevi değil." Bu doğuranlardan bazıları sadece hamile kalmak için 1.5 ay evlilik yapmış ne gam.

Zaman gazetesinin yayınladığı darbeden önce bebek temalı reklamından bahsetmeyelim adımız komplocuya çıkar.

Üçüncü talep: Suçun şahsiliği ilkesi gereği örgüt üyelerinin ailelerinin süreçten etkilenmemesi

Örgüte dâhil olmuş bir kişinin devlet görevlisi olarak kalması akla ve mantığa aykırıdır. Terör örgütü tarafından o göreve atanan(atanan kelimesini bilerek seçtim zira FETÖ, örgüt üyelerini, örgüte yapabilecekleri hizmete göre bir takım memurluklara atıyor) maaşından terör örgütüne maddi destek sağlayan, örgüt isteklerini harfiyen yerine getiren insanların memurluk görevine devam etmesi beklenemez.

Memurluktan ihraç edilenler özel sektörde geçmişleri bilinerek istihdam şansı bulabilirler mi bu da bizim sorunumuz değil. Dağda eğitim gören bir PKK'lının bulunduğu ortamda karşılaştığı sorunlar nedeniyle suçlanabilir miyiz?

Suçlu ile ailesini ayırmak elbette ki elzemdir. Bir an için FETÖ'nün neredeyse 40 yıldır örgüt üyelerini kendi aralarında evlendirdiğini bu iş için örgüt içinde özel birimler oluşturduğunu unutalım ve soralım: kocası, oğlu, kardeşi terörist çıkan masum bir insan ne yapar?

Cevap elbette suça bulaşan aile yakınını itirafçı olmaya ikna etmek ve bu ağır durumun altında ister istemez mahcup olmaktır.

Oysa karşılaştığımız manzara şudur: Gölbaşında onlarca Özel Harekât Mensubu polisi şehit eden pilotun ablası, kardeşine itirafçı olmamasını söylemektedir.

Bursa'da yurt dışından gönderilen örgüt paralarını tek tek dolaşıp örgüt üyelerine teslim eden yaşlı adam ihraç edilmiş bir memurun babasıdır.

İstanbul'da görülen FETÖ davalarında neredeyse her duruşmada FETÖ'cülerin aileleri şehit yakınlarına ve gazilere hakaret etmektedir.

Ankara'da görülen Çatı davasında sanık yakını bir gazinin burnunu kırmıştır.

Cumhurbaşkanı'na suikast düzenlemeye çalışan alçaklar yakalanıp ifade verdiklerinde  aileleri onlarla nasıl gurur duyduklarını kameralar önünde açıkça söylemiştir.

ABD'de görülen Halkbank davasında ifade veren FETÖ'cü polis Hüseyin Korkmaz belgeleri anne babası aracılığıyla saklamış. "evladımız vatansever" diyen anne ve babası Gürcistan üzerinden kaçmıştır.

Buna benzer onlarca örnek gösterebilirim. Basit bir aramayla bulunacak bu gerçeklere rağmen iddia sahipleri ailelerin telkiniyle itirafçı olup örgütün dağılma sürecini hızlandıran 3 örnek gösterebilir mi?

FETÖ davalarında hiç mi mağduriyet yaşanmıyor?  Bu soruya aklı başında kimse hayır yaşanmıyor diyemez. 15 Temmuz sonrası 5 bine yakın hâkim ve savcı ihraç edilmişken, emniyet bürokrasisi baştan aşağı yenilirken, cezaevlerindeki gardiyanlar, FETÖ’cüleri araştıran savcılar bile FETÖ’cü çıkarken her şeyin güllük gülistanlık olduğunu söylemek biraz tuhaf olur. Sıkıntımız günlük siyasi hesapları nedeniyle FETÖ’nün borazanlığını yapılması, FETÖ ile mücadelenin sekteye uğratılmak istenmesidir.

Peki hiç mağdur yok mu? 

Peki FETÖ davalarında mağdur olan, FETÖ'cü olmadığı halde örgüt üyesiymiş gibi suçlanan ve mağdur olan insanlar yok mu? İhtimal dahilinde var. Bunların ortaya çıkartılması için artık sululuk derecesinde lakayıtlaşan bu kampanyanın bitmesi lazım. 15 Temmuz'dan bu yana 5 bine yakın hakim ve savcı görevden el geçtirilmişken, adliyelerde ve cezaevlerinde yönetici veya personel konumunda binlerce kişi görevden atılmışken, polis ve jandarmanın kendi içinde de büyük temizlik yapılırken yargının mükemmel işlediğini iddia etmek biraz fazla iyimserlik olacaktır. Mağduriyeti ortaya çıkarmanın yoluysa FETÖ'cülerin iddialarını pazarlamak olmamalıdır. 

40 yıldır kamu, özel sektör, dini yapılar, sivil toplum örgütleri, aşırı soldan aşırı sağa kadar tüm siyasi partiler ve akla gelebilecek diğer tüm yapılanmalarda örgütlenen FETÖ'den bahsediyoruz. 

15 Temmuz’dan[ve öncesinde işlediği suçlardan] bu yana hiç pişman olmayan, eline fırsat geçse daha ağırını yapabilecek bu irini şimdi söküp atmazsak 20 yıl sonra çocuklarımız bununla uğraşacak.