Pinperest

8 Kasım 2013 Cuma

Arınç Erdoğan Tekerrürü

Gündem fukaralığımızdan mıdır nedir, Bülent Arınç ile Başbakan'ın öğrenci evleri meselesinde farklı konuşması dahası bugün Arınç'ın TRT TÜRK kanalında yaptığı açıklamalar gündemi hareketlendirdi. Ak Parti çatırdıyor diyen mi dersiniz, Bülent Arınç'tan daha ileri adımlar bekleyen mi dersiniz. Ortalık şenlendi yani. 

Ben de arşivime bakmaya ihtiyaç duymadan aklımda kalan Bülent Arınç ile Recep Tayyip Erdoğan'ın aynı düşünmediği olayları yazmaya karar verdim. (o favlayanlar tek tek paylaşmazsa göstereceğim onlara ) 

1-  3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidar olan Ak Parti, meclis başkanlığı için uzlaşmacı bir isim seçmek ister. Parti genel başkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Abdullah Gül'ün aklından bir isim geçer: Vecdi gönül.  Tam o dönemde Bülent Arınç; "Ben meclis başkanı olacağım" der. Bakalım o olay medya da nasıl yer almış.

2- 1 Mart 2003, Irak tezkeresi Mecliste oylanıyor. Recep Tayyip Erdoğan tezkerenin geçmesi için bastırıyor. Bülent Arınç Meclis başkanı ve karşı olduğunu açıklamaktan geri durmuyor. Mecliste oylama olur, 264 evet oyu çıkar. CHP salt çoğunluk sağlanmadı der, Bülent Arınç dönemin Başbakanı Abdullah Gül'ün ayağa kalkmasına bile aldırmadan CHP'yi haklı bulur ve gizli oturumu kapatır. Sonrasında yaptığı açıklama manidardır; "big brother bizi bir aydır izliyordu"


3- 2007 yılındayız. Cumhurbaşkanlığı seçimleri ülke gündeminde. Meydanlarda Çankaya Köşkünü kaptırmamak için yüzbinlerce kemalist bağırıyor. Ak Partinin adayı olarak, Vecdi Gönül, Köksal Toptan hatta Deniz Ülke Arıboğan'ın adı geçmekte. Bülent Arınç gene devreye girer ve önce yaptığı Dindar Cumhurbaşkanı seçilecek sözüyle sınırı belirler, sonra da  Başbakan'a rest çeker: " Ya siz aday olun, ya Abdullah Gül aday olsun, yoksa ben aday olacağım. "

4- Tarih 2008, CHP'nin grup başkan vekili Kemal Kılıçdaroğlu Ak Partinin önemli isimlerinden Şaban Dişli hakkında belgeler açıklar. Şaban Dişli'nin konuşulduğu MYK toplantısına o dönem MYK üyesi olmadığı halde giren bir isim vardır: Bülent Arınç . Şaban Dişli'yi çok sert bir şekilde uyarır ve Dişli istifa eder.    (Şaban Dişli halen daha genel başkan danışmanı ) 

5- 7 Şubat 2012 yani Meşhur Mit krizi. Bülent Arınç bir açıklama yapar. açıklama uzun uzun karşı çıkar lakin güzel bir cümlesi vardır, diğer bakanlardan farklı olarak. " Ama buna rağmen çağrılmışlarsa savcıdır, çağırır, buna bir şey diyemem."

6- Gezi Parkı olayları. Bülent Arınç'ın başbakan uçaktayken yaptığı açıklama yenidir.  Ve akabinde başbakan tarafından reddedilmesi, hatta bazı iddialara göre başbakanın dönüşünde ciddi şekilde tartışmaları. (bu iddiadır ) 

Bunlar aklıma ilk gelenler. Osman Baydemir'le iyi geçinmesi (üstelik o dönemler BDP'nin meclisten çıkartılacağı konuşuluyor ), başbakanın desteklediği davalar için yaptığı açıklamalar hep arşivlerde bekliyor. 

Bütün bunlar olmuşken Bülent Arınç'ın bugün yaptığı açıklamalardan ciddi kriz bekleyen avcunu yalar. Bülent Arınç bu döneminin son dönem olduğunu defalarca dile getirmiştir. Sanki birden bire siyasete ara vereceğini söylemek , bundan AK Partiyi parçalayacak bir kriz ummak hayalciliktir. Abdullatif Şener gibi bir örnek varken, Milli Görüş kanadından gelen hiç bir isim kolay kolay isyan bayrağı açamaz. Hele Bülent Arınç gibi  yılların kurt siyasetçisi bunu asla yapmaz. Evet gönlünden Cumhurbaşkanlığı geçmektedir. Bunun içinde başbakan gibi gerilim değil, uzlaşmacı bir profil çizmek istemektedir. Fakat bu tutup da gemileri yakacağı anlamına gelmez.  Kimse boşa hayal görmesin. 

Acı olan, bu kadarcık bir gerilimin bile "iktidarı yıktık" sevinciyle karşılanmasıdır. Ak partiyi yenmek için Ak Parti içinden muhalif birilerinin çıkmasını beklemek Türk Siyasetinin kabızlığına örnek olarak yeter. 




9 Ekim 2013 Çarşamba

İstanbul Trafiğine Çözüm Önerileri


1-Evin Avrupa Yakası'nda işin Anadolu Yakasında olmaz, evini iş yerine yakın yerde tut.



2-Evini tutamadın mı iş yerinde kal. Hafta sonları eve gidersin. Bak dünya devi Çin'e. Hem mesaiye geç kalma derdi yok  hem de trafikte bekleme çilesi.

3-Yok; "ben iş yerinde kalamam " diyorsan mesaiye kal. Zaten bütün gün işten kaytarıyorsun. Saat dokuzda işten çıksan ölür müsün?

4-Eskiden ne güzel kahveye gider okey oynardın, şimdi akıllı telefonlar elin de okey oynuyorsun. Bu kahveciler taş mı yiyecek. 

5-Baktın metrobüs dolu, trafikte sıkışık. Eziyet çekeceğine yürü biraz kardeşim. Zaten spor yapmıyorsun, elli yaşına gelince kalp yetmezliğinden ölmek mi istiyorsun. Hadi ölsen gene iyi, hasta olacaksın devletin hastaneleri sana bakacak. Mecbur mu?  Yürü biraz. Misal çık Kadıköy'den Burhaniye'ye kadar yürü. Ayakların mı acır?

6-Sen, hem arabası olan hem de tam mesai saatinde yola çıkıp sonra da yüzü kızarmadan trafikten şikayet eden sana diyorum; niçin arabanla alternatif yolları kullanmıyorsun. Kartal'dan çıkıp Bakırköy'e kadar trafiği mahvedene kadar, Kartal'dan arabalı vapura binip Yalova'ya geçsen oradan da tekrar arabalı vapurla Yenikapı'ya gitsen hem trafiği rahatlatacaksın, hem daha az yakıt harcayıp çevreyi temiz tutacaksın hem de deniz havası alacaksın. Efendim; çok para tutar mı dedin. Araba almayı biliyorsun ama? 

7-İstanbul'da yüzlerce AVM var. Niçin onlarda vakit geçirmeyi aklına getirmedin? Nedir bu eve bir an önce gitme telaşın? 

8-Köyünü özlemedin mi? Trafik yok, yeşillik, mis gibi meyve ve sebzeler. Köyüne dönmek için daha ne bekliyorsun. İş mi? Sana iş mi yok Allah aşkına, taşı sıksan suyunu çıkartırsın maşallah.

9-Lafa gelince; İstanbul çok güzel, Boğaz  harika diyorsun en son ne zaman boğazı yüzerek geçtin? İstanbul'da yaşamanın tadı sadece Metrobüs'e binerek alınmaz. Yüzme mi bilmiyorsun. Yüzme kursuna git o zaman. Bak gene mesai saati trafiğinden yırttın.

10-Niçin başkasının işinde çalışmak zorundasın? Neden evde küçük şeyler yapıp bunları mahallenin okulunda  satarak  zengin olma yoluna gitmiyorsun? Hem patronunda seni sevmiyor, hadi kurtul trafikten ve nemrut patronundan.   


6 Ağustos 2013 Salı

Ergenekon'a Veda

2007 yılında hayatımıza giren Ergenekon  operasyonu mahkemenin kararını açıklamasıyla 3. aşamaya geçti. Şimdi önümüzde Yargıtay süreci ve AHİM süreci var. Bu konu da bir kaç şey yazmak istiyorum. (sanki yazılmamış bir şey kalmış ya da benim yazmam bir şeye yarayacakmış gibi)

Kronolojik sıralamaya bağlı kalmaksızın bir kaç madde yazacağım. 

1- Ergenekon mahkemeleri televizyondan yayınlanmalıydı. Madem derin devletin pisliklerinden kurtuluyoruz mahkeme sürecinde yaşananları canlı izlemeliydik. Mahkemeye emir verenleri, milletvekilleriyle gelip ortalığı karıştıranları ya da hakim mahkum atışmalarını alıntılarla değil canlı canlı izleyerek görürdük. 

2- Ergenekon'un 2 numaralı ismi olduğu bir gazeteci (Sevilay yükselir ) tarafından iddia edilen Teoman Koman Ergenekon'dan yargılanmadı, mahkeme de tanık olarak yer aldı. Tanıklığında da "Türkiye'de derin devlet yok" açıklaması yaptı. Aynı Teoman Koman Hizbullah hakkında da 1993 yılında "Böyle bir şey yok, yerel halkın PKK'ya gösterdiği tepkiye bu ad takılıyor, yoksa Hizbullah diye bir örgüt bulunmuyor" demişti. (bunu taha kıvanç'ın yazısından alıntıladım. Aynı açıklamayı 1993 yılında milliyet gazetesinde okuduğumu çok iyi hatırlıyorum ) 

3- Derin devlet yargılanmıyor, kürtleri öldürenler yargılanmıyor, faili meçhuller yargılanmıyor diyen zevatın, Cemal Temizöz, Şemdinli davası vs. davalarda neler yazdığını hatırlamak keyifli olabilir. 

4- Bu dava bin yıl sürer diyenlerin yalan söylediği ortaya çıktı. Mahkeme sanıkların uzatma çalışmalarına rağmen 5 yıla bitti. 

5- Bu dava sayesinde Türk Adalet sisteminin açmazları aymazları konuşulur oldu ki, mahkemede yargılananların büyük çoğunluğunun memlekete yaptıkları tek iyilik budur. 

6- Sürpriz bir şekilde çıkan Mehmet Haberal gözaltına alındığında Süleyman Demirel Ankara'da havalananında geçmiş olsun dileğini iletti. Haberal tutuklu olduğu sürenin büyük çoğunluğunu hastanede tespih sallayarak, pardon tedavi olarak geçirdi. 

7- Bu dava bize Generallerimizin ve rektörlerimizin ne kadar narin insanlar olduğunu gösterdi. Hastaneye yatmayan paşa neredeyse yoktu. 

8- Mahkeme daha biter bitmez genel affı dillendirenler farkında olmadan ya da olarak mahkemenin kararına gölge düşürdüler. 

9- Aklımdayken Mahkemeler herkese açıktır ama gerektiği zaman buna kısıtlama getirilebilinir. Anayasa Madde 141'i tam okuyun. Eğer birileri Silivriyi yıkmaktan bahsederse pek ala mahkemelere katılımı da yasaklanır. 



Cemaat Hükümet Kavgası

Nihayet Ekrem Dumanlı meseleye girdi.  Önder Aytaç, Emre Uslu, Asım Yıldırım, Nuh Gönültaş gibi isimlerle olmuyordu. Ekrem Beyin söylediklerinin bağlayıcılığı var. Gerçi bu sefer de karşı taraf Mehmet Barlas var. Ak parti cenahını savunacak başka kimse yok mu merak ediyorum. Tamam başbakandan makas almış bir isim olarak parti de ağırlığı olabilir ama, İslami meselelerde Elifi görse mertek bile sanamayacak bir isme mi kaldı Cemaatleri tartışma. 


25 Temmuz 2013 Perşembe

Tekbir Hutbesi

Yıllarca Diyanet İşlerini çiçek böcek hutbeleri okuttuğu için eleştirip, Müslümanların sorunlarıyla ilgilenmediği için kızmakla hata ettiğimizi bugün anladım. Bugün hutbelerin konusu değişmiş. Ankara müftülüğünün  “yeni” uyarısıyla yayınladığı hutbe Suriye, Irak ve Mısır’da yaşanan sorunları anlatıyor gibi görünmekte. (Yazıyı yazdığım zaman İstanbul Müftülüğünün sitesinde başka bir hutbe konusu vardı. Lakin orada da ağustos sonuna kadar yayınlanacak hutbelerin metni var. Bu ayrı bir eleştiri konusu.)

Önce yazının konusu olan hutbenin ilgili kısmına bakalım: “Ancak Müslüman muhayyilenin bugün tekbir sesini hayal edemeyeceği yerler de var. Bağdat’ın sokaklarında, Şam’ın çıkmazlarında, Nil nehrinin kıyılarında kardeşin kardeşi öldürürken Allah-u ekber demesi ne hazindir. Bebeklerin kulaklarına okunan tekbirin, artık onlar katledilirken duyulmaya başlanması ne büyük bir hüsrandır Ya Rab!”


İlk başta üç yıldır Suriye’de On yılı aşkın süredir Irak’ta ve yeni Mısır darbesiyle Mısır’da yaşanan zulümleri eleştiren bir hutbeye benziyor değil mi ? Öyle ya daha yeni darbeye karşı çıkan güçlere canlı yayında ateş edildiğini görmedik mi? Mısır da Namaz kılanlara ateş açan darbeciler yok mu? Suriye’de sayısı artık resmi rakamlarda bile yüzbinlerle ifade edilen Suriyeli öldürülmedi mi? Diyanet işlerinin kıymetli hocaları da bunu eleştiriyor ne kadar güzel değil mi ?


Suriye’de Mısır’da Irak’ta tekbir getirenler denildiğinde Medya’ya yansıyanlar, zihnimizde karşılığı olanlar kim?

Tam burada, Mısırda darbecilerin değil darbeye karşı çıkanların tekbir getirdiğini aklımıza getiriyoruz. Suriye’de bebekleri öldüren Esad askerleri kabul ama onların Allahu Ekber dediğine şahit değil oraya kardeşlerini korumaya gidenler. Irak Ebu Garip cezaevinden kardeşlerinin ellerinden kaçanlara da bakılırsa, üzerlerine işeyen, işkence eden insanlar Allahu Ekber demiyor, “kardeşlerinin” işkencelerine karşı çıkmaya çalışanlar, tekbir getirerek dayanma gücü buluyor ve diyanete göre “kardeş” bize göre düşmanlarına korku salıyor.
Apar topar hazırlandığı ( ya da hazırlatıldığı) belli olan hutbe bize neyi öneriyor?
Irakta Maliki, Suriye de Esad, Mısır da General Sisi ve ekibiyle kardeş olunmasını mı ? Sahabeyi tekfir eden, Müminlerin annesi Hazreti Aişe’yi zina işlemekle itham eden Şia mı bizim kardeşimiz? Yoksa Mısır’da Kur’an’ı azimüşşanı yırtan darbeci, ihvan karşıtı hareketlerin liderleri mi?

Yoksa orada olup tekbir getirerek, canlarını, mallarını, kadınların ırzlarını, imanlarını korumak için savaşanlar mı kardeşimiz? Diyanet bize bunun ne kadar kötü olduğunu anlatıyor? Eğer doğru cevap buysa şunu sorma hakkımız doğar: Bu hangi ara oldu? Irakta Maliki Suriye’de Esad Mısır’da Sisi’ye en büyük tepkiyi Türkiye cumhuriyeti vermedi mi ? Nusra cephesi dünya tarafından terör örgütü olarak ilan edildiğinde buna karşı çıkan ülke biz değil miyiz? Muhammed Mursi ve ihvan için en güçlü ses bizden çıkmadı mı?

Türkiye’nin duruşu değişecek, halkı ikna için söylem değişikliğine camilerden mi başlıyorsunuz?





6 Temmuz 2013 Cumartesi

Mısır bizim neyimiz olur?

Muhammed Mursi'nin devrilmesi için başlayan gösteriler darbe ile sonuçlandığından bu yana Türkiye'deki Müslümanların ana gündemi Mısır. Türkiye'de Müslümanlar ne zaman başka bir ülkedeki Müslümanlar için sokağa çıksa şunlar söylenegelmiştir. Gazze işgal edildiğinde Suriye’nin, Suriye’de Irak’ın, Irak’ta Afganistan’ın, Bosna’nın, Çeçen Mücahidler Rusya ile savaşırken yine Bosna’ya destek verenlerin nerede olduğu soruldu. Aslında alışkın olduğumuz bir itham bu, ama bu sefer ki biraz daha farklı. İşin içine bu sefer Ak Parti üzerinden Müslümanlara, Müslümanlar üzerinden iktidara çakma gayreti var.

Ne oldu da on yıldır askeri vesayete, darbelere herkesten çok karşı çıktıklarını iddia edenler birdenbire Mısır'daki darbenin eleştirilmesine tepki gösterir hale geldi. Yıllarca laik demokratik Türkiye'nin "gerici" Arap ülkelerine rol model olduğunu söyleyenler birdenbire Müslümanların Mısır’daki darbeye karşı seslerini çıkarmasına laf söyler oldu. Üstelik bu isimler 28 Şubat darbesi sonrası İslami camiada itibar gören isimlerden oluşuyor. Ve neden bu kadar kızgınlar?

28 Şubat darbesiyle Siyasal İslam’ın söylemlerinde "demokrasi" ön plana çıktı. 2002 yılından bugüne, iktidar olan AK Parti kadrolarına ve Müslümanlara, askeri kışlasında tutmanın tek şartı olarak "daha fazla demokratikleşme, AB ile tam üyelik için AB isteklerini yerine getirme" şartını dayatan demokrat kalemler, Müslümanları demokratikleşmede ittirici güç olduğunu övüyordu.

Aynı ilişki modeli, solcular ile Kürtler arasında kuruldu. Kürtler uzlaşma yolunu ne zaman seçseler, solcular Kürtlere doğru olanın bu olmadığını, kendilerinin dinlenmesini söylediler.

Toplumsal tabanı olmayan "aydın/demokrat/liberal/sol elitler”, ilişki kurdukları geniş toplum kitleleri üzerinden hedeflerine ulaşmaya, onları istedikleri kalıba sokmaya çalıştılar. Kültürel sömürgeci zihniyete sahip bu insanlar, Kürtler barışa yanaştığında Kürtleri, Müslümanlar dinlerinin emrettiği biçimde yaşamak istediği zaman Müslümanları aşağılayıp eleştirdiler. Onlara doğruyu yanlışı ayıramayan "zihinsel engelli" muamelesi yaparak kendilerini ait olmadıkları toplumların vasileri olarak gördüler, halen görüyorlar.

Artık işler istedikleri gibi gitmiyor. Sözlerinin muteber kabul edildiği, üzerine söz söylenmediği,  zamanlar geride kaldı.

Peki, biz İhvan'ı ve darbeye karşı koyan Mısır halkını niçin destekliyoruz? Çünkü onlar Müslüman oldukları için bu zulme maruz kalıyorlar ve biz, Müslümanların kardeş olduğuna, "aynı bedenin uzvu", aynı duvarın tuğlası olduğumuza" iman ediyoruz. Bunu anlamanızı beklemiyoruz lakin o çokbilmişliğinizi kendinize saklayın.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Darbeye Civik

Malum Mısır'da darbe oldu. Darbe olduktan sonra yapılan bazı yorumlar ekranıma düştü. Ben de bu değerli görüşlerin kaybolmaması adına toplayıp arşivlemek istedim. ekran görüntüleri ve resimler arası uyumsuz ölçüler için özür dilerim.Kıymetli aydınlarımızın  darbeye böylesine karşı koyması sizi  duygulandırabilir. Yanınızda mutlaka kağıt mendil bulundurun.  Bu genişletilmiş 3. baskı olacak. Allah güncellemeyi nasip etmesin. Not: Buraya İsmail Saymaz'ın bir twitini de eklemiştim. Kendisi maksadının ironi olduğunu söyledi. Yanlış anladığım için özür dilerim. 












































10 Haziran 2013 Pazartesi

Fısıltı Gazetesi baskıda

11-12 gündür yaşananlar malum. Tekrar tekrar özet geçmenin alemi yok. Twitter, Facebook, Youtube başta internetin bütün mecralarında bilgi paylaşmak adına dezenformasyon bombardımanına tabi tutuluyoruz.

Niyetim bunların tek tek şeceresini dökmek değil. Sadece ilk gün paylaşılan "polisin öldürdüğü gösterici, taksim ilk yardım hastanesi morgunda yatıyor" twitlerini hatırlatıyorum.

Peki amacım ne? Amacım, bizzat şahit olduğum iki olayı anlatmak.

Birinci olay geçen salı günü oldu. Ataşehir ilçesi Yenişehir mahallesindeki yeşil yamaç otobüs durağında, saçları kısa kesilmiş 1,55 boylarında orta yaşlı bir kadın kalabalık otobüslere binmeye (19 T, 19 Y, 19 E) çalışıyordu. Bu otobüsler  sabah kalabalık olarak gelir. Kahramanımız yolcuların en arkasına geçiyor, artık  mutat hale gelen: "ilerlesenize kardeşim, otobüsün arkası boş" sözlerini söylemeyip; "belediye bizi hayvan yerine koyuyor, bu kadar dolu otobüse binilir mi" gibi sözler söyleyip otobüse binmekten vazgeçiyordu. bu işlemi aralıksız 3 otobüse yaptı. Daha sonra otobüs durağından 30 metre uzaklaşıp gelen Ataşehir Belediyesi Servis aracına bindi.  Yaşadığım şaşkınlığı hesap edersiniz.

İkinci olay dün oldu. Dün otobüs beklerken, muhabbet etmeye 45-55 yaşlarında, kel, esmer 1,65 boylarında bir adam yanıma geldi. Önce sırayı tanzim etmeye çalıştı.  Sonra gezi parkından gelip gelmediğimi sordu. Daha sonra telefonda  yaptığım konuşmada geçen, Ülke Tv lafını duyunca, Ülke tv de program yapıp yapmadığımı, kendisinin Ülke TV'yi çok beğendiğini,Akit gazetesini okuduğunu falan anlattı. Twitter kullanıp kullanmadığımı sorup hayır cevabı alınca, kendisinin bildiğini ama iş arkadaşlarıyla haberleşmek için başka bir ağ kullandığını anlattı. Beklediği karşılığı bulamayınca daha önce sıra için tartıştığı kadın ile muhabbete dönerek, kendisinin İETT çalışanı olduğunu anlattı. On dakika sonra  tekrar bana dönerek, Gezi Parkında görevli polis olduğunu, çadırları kendilerinin yaktığını, polisin "yukarılardan" gelen kanunsuz emri, kanunsuzca uyguladığını ama bu olaylar bittikten sonra polis içinde hesaplaşmanın olacağını anlatmaya başladı. Otobüslerin gecikmesinin de, İdarenin gösterilerek karışanlara verdiği bir ceza olduğunu anlattı. Tam o sırada yanımızdaki çocuklardan biri, "bizde burada mı eylem yapsak" dediğinde bana bakıp, burada müdahele etmem dediğini de ekleyeyim. (oysaki sırada bekleyen kadınlardan biri her pazar otobüsün böyle geç kalktığını söylemişti)

Bir saat beklediğimiz otobüs geldiğinde otobüse bindik. Ne hikmetse bana bu altın bilgileri veren adam otobüse binmedi. Amacı kulağımı üfürdüğü sözleri, fısıltı gazetesi aracılığıyla ortalığa sunmamdı.   bende onun bu isteğini yerine getiriyorum.  Bu arada, amca ben twitterın ne olduğunu biliyorum.


23 Mart 2013 Cumartesi

Sürece Dair Notlar



Kürt sorununda çözüme daha önce hiç olmadığı kadar yakınlaştık. Geçen yıl yüzlerce kişilik gruplarla saldılar olurken şimdi barışın ne zaman geleceğini konuşuyoruz. Peki ne oldu da bu noktaya geldik. Merakla beklediğiniz, mailler, facebook grupları, açlık grevleri yaparak beklediğiniz görüşlerimi sizlerle paylaşmaya karar verdim. (bloga üç yıl yazı koymasam kimse sormuyor)


Üç beş yıl sonra yayınlanacak kayıtlarda Devletin Öcalan'la 2011'den bu yana müzakerelerin devam ettiğini göreceğiz. Her ne kadar İmralı Tutanaklarında Öcalan Ekim Eylül gibi müzakerelerin başladığını söylese de işin aslının farklı olduğu düşüncesindeyim. Bunu da gene İmralı Tutanaklarına bakarak iddia ediyorum: " Başbakan MİT’e darbe yapılınca sıranın kendisine geldiğini gördü, Başbakan vatana ihanet suçundan tutuklanacaktı. (Durdu yeniden söze başladı) Genelkurmay Başkanının (İlker Başbuğ’u kastetti) tutuklanması da budur. O güce Cevat Öneş ‘darbe’ dedi. Bu yüzden ben devreye girdim, yardımcı olayım dedim."



Müzakerelerde taraflar ellerini güçlü göstermek ister.   PKK'nın eylem konseptini değiştirerek, alan hakimiyeti kurmak için saldırması (yüzlerce militanın kaybetse bile tekrar saldırması ), BDP'li vekillerin  Selahattin Demirtaş'ın yaptığı 400 KM PKK'nın denetiminde  açıklaması Öcalan'ın elini güçlendirmek içindi. Eğer PKK amaçladığı alan hakimiyetini 1 hafta için bile olsa sağlasaydı, bugün yapılan PKK Devlete diz çöktürdü açıklamasının bir karşılığı olurdu.  PKK arkasındaki İran ve Suriye desteğine rağmen bunu yapamadı.


Peki Eylül ayından bu yana neler yaşadık bir bakalım:


1- 05 Eylül : Partisinin genişletilmiş Grup toplantısında konuşan Başbakan Erdoğan, BDP'li vekillerin dokunulmazlığının kaldırılması için yargıya "gerekenleri söylediğini" açıkladı


2- 12 Eylül  Cezaevlerindeki PKK, KCK hükümlüsü veya sanığı mahkumlar açlık grevine başladı. Açlık grevinin amacı "Anadilde eğitim,  Öcalan'a yönelik tecridin kaldırılması ve operasyonların durdurulması 2012 başındaki açlık grevlerinin aksine bu gündeme oturdu.


3- 18 Eylül : CHP OSLO görüşmelerini açıkladı. Başbakan altında imzamız yok diyerek metni doğrulamış oldu.


4- 27 Eylül : Başbakan Erdoğan çıktığı televizyon programında gerekirse İmralı ile tekrar görüşebiliriz dedi. Aynı zamanda 21 Eylül'de Abdullah Öcalan'ın kardeşiyle görüştüğünü açıkladı.

5- 30 Eylül : Gazetecilere açıklamalar yapan Mehmet Öcalan, ağabeyinin çatışmaları sonlandırmak için hazır olduğunu açıkladı. (radikalin başlığıyla vereceksek, Ağabeyim Görev Bekliyor )

6- 02 Ekim: Öcalan'ın kardeşiyle yaptığı görüşmede Suriye'de 15 bin silahlı asker bulundurmalısınız dediği haberi yapıldı.

7-04 Ekim: PKK yöneticilerinden Murat Karayılan, görüşme yapılacaksa bunun artık İmralı'da yapılmayacağını açıkladı. Aynı Karayılan 12 şubatta bizimle konuşmalarına gerek yok Öcalan'la konuşmaları yeterlidir dedi.

8- 15 Ekim: Amerikan Büyükelçisi  Ricciardone, bu konuda ABD'nin Usame Bin Ladin'i yakalamak için uyguladığı karmaşık askeri operasyonu örnek gösterdi. Açıklamasına daha sonra "ama Türk yetkililer yasalara uyuyorlar" diyerek devam etti.

9- Ekim sonları: Mehmet Öcalan, ölüm oruçlarını sonlandırmak için İmralıya gidebilirim dedi. PKK'nın Avrupa yöneticilerinden

10- 30 Ekim: BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş Mehmet Öcalan'a  karşı çıktı.

11- 31 Ekim: PKK'nın Avrupa yöneticilerinden Zübeyir Aydar'da Mehmet Öcalan'a karşı çıktı.

12- 18 Kasım'da Mehmet Öcalan Abdullah Öcalan'la görüşerek ölüm oruçlarının bitirilmesini istedi.

13- Kasım sonundan Aralık ayına kadar Öcalan'ın makullüğü, şiddetle arasına mesafe koyduğu, gençliğinde Namaz kıldığı haberleri basında sıkça yer aldı.


Tabi bunlara eklenebilecek bir düzine Yalçın Akdoğan vd kalemlerden çıkan PKK Öcalan'ı dinlemiyor, Öcalan artık PKK üzerinde etkili değil yazılarını, BDP ve AKP'li vekillerin yaptıkları sert açıklamaları ekleyebiliriz.


Nevruz'da yapılan açıklama sonrası PKK'nın silahlı militanlarını sınır dışına çekeceği netleşti. Peki nasıl olacak. Kamuoyunda söylenen AKİL ADAMLAR tek başına yeterli olacak mı? Silahlarıyla Selahattin Demirtaş'ın ifadesiyle "mekap yöntemiyle" yürüyerek sınır dışına çıkacak PKK'lı militanların sorunsuz çıkışı nasıl olacak?

Bir süre sonra BM Barış Gücünün ülkemize gelmesinin nasıl hayırlı sonuçlar doğuracağını okumaya başlayacağız. Bu gücün hem PKK'lıların güvenliğini sağlayacağı hem de PKK'lıların yurt dışına çıkarken zarar vermesini engelleyeceğini yazan köşe yazarlarımız olacak.

PKK'lılar silahlarını bırakıp yurt dışına çıkmayacaklar. Silahlarıyla çıkacaklar. Çatışma riski sürekli olacak. İki tarafta bunun farkında. İktidar da, silahlarıyla gövde gösterisi yapacak binlerce PKK'lı ve onları uğurlayacak yüzbinlerce kürdün gövde gösterisine müsamaha edeceğini düşünmüyorum. (TABİ PKK o gövde gösterisini illaki yapmak isteyecek) Hükümet BM barış gücü olmadan sınır dışına çekilmeyi sağlamaya çalışacaktır. Başarabilecek mi göreceğiz.  

PKK Irak ve çoğunlukla Suriye'ye çekilecek. Ne liderleri ölüm döşeğinde olan Talabani Cephesinin ne de Irak Merkezi yönetimiyle savaşın eşiğinde olan Barzani'nin binlerce PKK'lıya daha kucaklarını açacaklarını zannetmiyorum. Üstelik merkezi yönetimin olmadığı Muhalefetin kendi içinde sürekli bölündüğü Suriye gibi bir ülke varken.


Biraz daha iddialı cümleler kullanmak gerekirse, ben Öcalan’ın ev hapsine değil Çatışmasızlık süreci sonrasında yurt dışına sürgüne gönderileceğini düşünüyorum.  Bir Avrupa ülkesine gönderilecek (Norveç ya da İngiltere ) akabinde Suriye’den gelen davete icabet etmek için en iyi bildiği ülkeye “kurtarıcı” olarak gidecek.

“Saçmalıyorsun , bu sürecin başarıya ulaşacağı  bile meçhul, hem meclisten bile geçmez değişiklik, geçse bile referandumda bu reddedilir, halka kabul ettiremezler”  Bir aydır kime anlatsam aldığım cevap bu.  Buraya kadar okuduysanız sizin de vereceğiniz tepki bu olmuştur. Hepinize birden cevap vermiş olayım:

1-Anayasanın tamamen değiştirileceğini düşünmüyorum. Birkaç madde değiştirilecek. Referanduma bile gerek kalmadan Meclisten çıkabilir.

2-3 yıl önce Öcalan’la görüşülmesine gösterilen tepkiyi ve şimdi nasıl karşılandığını düşünün.

3-Geçen yıl Kürtçe seçmeli ders olarak kondu kıyamet kopmadı.

4-Medyanın halkı yumuşatma becerisini göz ardı ediyorsunuz.

5- Talabani Irak Cumhurbaşkanı Barzani Irak Kürdistanı cumhurbaşkanı oldu. Öcalan’ı bu saatten sonra BDP Genel Başkanı olmak kesmez

6-Suriye’ye eninde sonunda bir batı müdahalesi gelecek.

7-Yapılacak müdahale sadece Esad Rejimine karşı değil, “Ümmetin sırtında kambur olan” El Kaide bağlantılı gruplara da  olacaktır.

8-Bir yıl önce nefret ettiğimiz Fransa’nın Mali’yi işgal etmesine gösterdiğimiz hayranlık dolu tepkiyi düşünün.

9-Kitlelerin algısını yönetmeyi, yönlendirmeyi zor zannediyorsunuz.

10- Recep Tayyip Erdoğan’ın halk nezdindeki itibarını küçümsüyorsunuz.

11-Sürece en sert tepkiyi gösteren MHP’nin bile itirazını gösterme biçimi miting düzenlemek.  Bir anlamda  kitlesinin gazını almak.







10 Şubat 2013 Pazar

Pilav Üstü Yaş


Malumunuz olduğu üzere yurdumuz, Ankara’dan gelen Yüksek Askerî Şura (YAŞ) hava akımına yine girdi. Gazete ve televizyonların acar muhabirleri; “İşte yeni komuta kademesi” özel haberleriyle mesleki yeteneklerini konuşturuyor; Genelkurmay Başkanı emekli olacaksa, yerine atanacak ismi söyleyerek gazetecilik dersi veriyor.

Çünkü bizde Genelkurmay Başkanı; YAŞ toplantılarında oynanan tombala ve kızmabirader oyunlarını kazananlardan seçilir ya da çöp çekilir (kısa çöp siyasilere çıkarsa darbe yapılıp o çöp bize saplanır).

YAŞ takvimi öncesi iki şey olur: Emekli olacak kuvvet komutanları asla emekli olmayacak "medya komutanlarına" konuşur; yeni komutanların laikliğe ne kadar bağlı olduğu Milliyet ve Radikal gazetelerinde ballandıra ballandıra anlatılır.

YAŞ sonuçlarının olmazsa olmazlarından birisi de “disiplinsizlik ve irticai” sebeplerle orduyla ilişiği kesilen personeldir. Kimdir bunlar, suçları nedir; pek bilinmez. Bir süre dillendirilir, daha sonra unutulur. İslami medya eskiden YAŞ’ın giyotininden bahsederken şimdi, Başbakan ve Cumhurbaşkanının karara şerh düşmesini bir zafer edasıyla veriyor.

Ergenekon süreciyle başlayan ve şimdilerde sayısı iki elin parmaklarına ulaşan davalarda onlarca general ve albay yargılanıyor. Fakat bu isimler askerî disiplin içinde olduklarından mıdır nedir, hiçbiri hakkında işlem yapılmadı. Hatta basına yansıyan iddialara göre Genelkurmay Adli Müşavirliği, son Balyoz tutuklama kararlarına itiraz dilekçelerini kendisi hazırlayıp avukatlara dağıtıyor.

İnsanın ister istemez sorası geliyor: YAŞ’ta disiplinsizlik nedeniyle TSK ile ilişiği kesilenler ve birkaç gün sonra kesilecekler hangi ağır suçları işlediler? Cemal Temizöz, Saldıray Berk, Dursun Çiçek gibi haklarında ciddi davalar olan personeline sahip çıkan TSK, birkaç disiplinsiz hareket yapan isimleri niye kovuyor? Ne yapmıştır bu personel, nasıl bir suç işlemiştir? Bari bu YAŞ sonrası açıklama yapsınlar da bilelim.

YAŞ’ı ne kadar ciddiye aldığımın birkaç örneğini vermem gerekirse: Yüksek Askerî Şura öncesi rapor hazırlayıp tutuklama kararlarının terfileri etkilemeyeceğini söyleyen Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşaviri Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu’nun adı; 12 Eylül’de işkence etmek, çürük raporu ve delil karartma gibi olaylarla anıldı. Normal şartlarda sırf bulunduğu konum nedeniyle görevden el çektirilip yargılanması gerekirken, o mahkemeye düşen silah arkadaşlarını kurtarmak için uğraşmakta.

Dahası, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk; dünya hukuk tarihine F-16 ve askerî konvoyla ifade verme(me)k gibi bir içtihat kazandırmış bir isim. YAŞ’ta Başbakanla aynı masada, geleceğin TSK’sını şekillendiriyor.

Bunlara adını sadece askerî ihaleler, tehcir güzellemesi ve YAŞ sayesinde duyabildiğimiz Millî Savunma Bakanının; ordu ile Başbakan ve Cumhurbaşkanının arasını bulmaya çalışmasını ekleyin ve olaydaki ciddiyeti görün.

Toplantılar, kulisler ve son dakika bilgileri arasında kaybolan bir haber var. TSK’nın gelecek yüz yıllık komuta kademesinden çok daha önemli bir haber: Taraf gazetesinin 2 Temmuz 2010 tarihli manşeti. Taraf gazetesi, Hantepe’de 15 gün önce gerçekleşen ve 7 askerin öldüğü saldırının dakika dakika izlendiğini iddia etti; Heron’ların çektiği görüntüyü yayınladı. Görüntüler netti. Askerler ölüme giderken birileri “BBG Evi” gibi izlemişti. Haberin doğruluğu ya da yanlışlığı üzerine aradan geçen süre içerisinde hiçbir açıklama yapılmadı. Büyük gazetelerin hiçbiri görmedi, internetin büyük haber siteleri görmedi. Oysa aynı ekabir takımı, 20 Temmuz saldırısı sonrası ölen askerlerin haberlerini içlerindeki “vatan sevgisi” ölçeğinde görmüşlerdi. Ana akım medya dışında takip edebildiğim sol gazete ve haber sitelerinde de haber çıkmadı.

Böyle bir haberin doğruluğu/yanlışlığı ortaya çıkartılıp sorumluların hesap vermemesi halinde bu ve bundan sonraki YAŞ’lar; yüksek rütbeli subayların hangi orduevinin imkânlarından istifade edeceğinin belirlendiği toplantılar olacaktır.

Bu yazıyı 4 Ağustos 2010 tarihinde yazmıştım.